Mishakal,Büyü ve Büyüler,Aşk Büyüsü Forum Sitesi  
Medyum Olcay Aşk Büyüsü

Go Back   Mishakal,Büyü ve Büyüler,Aşk Büyüsü Forum Sitesi > İslamiyet / Dinimiz İslam > Hz. Muhammed S.A.V.

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1  
Alt 02.Temmuz.2010, 17:55
trapicano - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Bağımlı Üye
 
Üyelik tarihi: 26.Haziran.2010
Mesajlar: 710
trapicano is on a distinguished road
Standart Peygamberlerin Gönderiliş Amaçları 2

O, yirminci asırda da bir meşale yaktı ve içimize âdeta kıvılcım saçtı.. binler-yüz binler O'nun yoluna baş koydu ve O'nun davasını yüceltme istikametinde hizmete koyuldu. Demek Cenâb-ı Hak yeniden bir Muhammedî hâle, bir nur halkası ve yeniden bir altın zincir vücuda getirmeyi murad buyurmuş ki, bunu ne küfrün gayzı, şiddeti, hiddeti ne de şeytan ordularının tehâcümü durduramıyor.. evet ihlâsla saçılmış bu tohumlar bugün olmasa da yarın mutlaka neşv ü nema bulacak ve Allah Resûlü'nün neşrettiği nur hiçbir zaman sönmeyecektir.
Mekke artık, Allah Resûlü'nü barındıramayınca O da Medine'ye hicret etti. Orada nurunu yaymaya devam edecekti. Orada da Yahudi ve münafıklarla uğraşacak, küfre karşı muharebeler düzenleyip bizzat ordunun başında bulunacak, harp meydanlarında dişi kırılacak, yüzü yarılacak.. aç ve susuz kalacak.. çok defa karnına taş bağlayıp öyle dolaşacak, ama hep yoluna devam edecekti.. ve etti de. Evet O, tebliğ vazifesinden bir an dahi dur olmadı. Dinin en küçük meselesine kadar her şeyi izah etti, anlattı, tebliğde bulundu. Medine'de ikamet buyurduğu veya devletlerle kapıştığı devirlerde dahi fertleri irşad etmeyi asla ihmal etmedi: Bir bedevi gelip de o güne kadar yüzlerce defa tekrar ettiği bir meseleyi O'na sorsaydı, hiçbir isteksizlik emaresi göstermeden, hep aynı şevk ve aynı iştiyakla cevap verirdi.
Tebliğ, insanları doğru yola, sırat-ı müstakîme sevk etmek demektir. Ve esasen bu, bütün nebilerin ve Nebiler Sultanı'nın da geliş gayesidir. O sırat-ı müstakîm ki, her mü'min onu çok iyi bilmektedir ve bilmelidir de. Evet biz, günde en az kırk defa namazlarımızda, Rabbimiz'den bizi sırat-ı müstakîme hidayet etmesini diliyoruz. Yani, nebilerin, sıddîklerin, şehitlerin geçtiği yoldan geçmeyi ve onların maksuda erdikleri gibi maksuda ermeyi talep ediyoruz. O geniş bir yoldur ve herkesin o yoldan belli bir nasibi vardır. Çünkü son gelen Nebi, âyetin ifadesiyle, bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.[14]
Ayrıca O, şahit, mübeşşir ve nezîrdir ki, aşağıdaki âyet bunu ifade etmektedir: يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِداً وَمُبَشِّراً وَنَذِيراً "Ey Nebi! Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik."[15]
Efendimiz, yirmi üç sene, peygamberlik gibi çok ağır bir sorumluluk taşımış ve hiçbir dava adamına nasip olmayacak şekilde de mükellefiyetlerini yerine getirmiş müstesna bir insandı.. ve işte O, bu ruh ve şuurla her gün biraz daha mübarek sona doğru yaklaşıyordu:
Veda Haccındaydı –zaten hayatında bir kere hac yapmıştı– Umreyle haccı birleştirdiği için biz buna "Hacc-ı Ekber" de diyoruz.[16] İşte bu son haccında, Allah Resûlü son bir kere daha devesine bindi ve söylemesi gereken her şeyi söyleyip bitirmeye çalıştı. Evet, kan davalarından kadın haklarına, ondan da faize, kavim ve kabile aralarındaki münasebetlere kadar her şeyi anlattı. Daha sonra da cemaatine ألاَ هَلْ بَلَّغْتُ "Dikkat edin, tebliğ ettim mi?" diye sordu. Her defasında cemaatinden: "Evet, tebliğ ettin." karşılığını alınca da, Cenâb-ı Hakk'ı şahit tutarak: اَللّٰهُمَّ اشْهَدْ "Allahım, şahit ol!" buyurdu.[17]
O bihakkın vazifesini yapmıştı. Onun için de vicdanen rahat, kalben huzur içindeydi ve adım adım Rabbine gitmeye hazırlanıyordu. Zaten O bir murâkabe insanıydı ve en hassaslardan daha hassastı. Dolayısıyla da bütün hayatını böyle bir hazırlık içinde geçirmiş ve kendi kendine: "Acaba Rabbimin beni gönderdiği asıl gayeye uygun yaşayabildim mi?" diyordu.
3. GÜZEL ÖRNEK
Peygamberlerin gönderiliş gayesi olarak söyleyebileceğimiz diğer bir husus da, onların ümmetlerine güzel birer örnek olma keyfiyetleridir.
Allah (celle celâluhu), Kur'ân-ı Kerim'de: أُوْلَئِكَ الَّذِينَ هَدَى اللّٰهُ فَبِهُدَاهُمُ اقْتَدِهْ "İşte onlar, Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların yoluna uy!" demektedir.[18]
Düşünmeli ki Efendimiz'e dahi, kendinden evvel geçmiş peygamberler isim isim sayıldıktan sonra onlara uyması söylenmektedir. Zaten bizlere de Kur'ân-ı Kerim şöyle seslenir:
لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللّٰهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُو اللّٰهَ وَالْيَوْمَ اْلآخِرَ وَذَكَرَ اللّٰهَ كَثِيراً"And olsun, size, Allah'ı ve ahiret gününü umanlara ve Allah'ı çokça zikredenlere Allah'ın Resûlü'nde güzel bir örnek vardır."[19]
Peygamberler bizler için bir önder ve imamdır. Namazda imama uyduğumuz gibi, hayatın her bölümünde de O'na iktida ederiz. Zira bizler için gerçek hayatı O ve diğer nebiler temsil etmişlerdir. İslâm'ın ilk devrini idrak edenler Allah Resûlü'ne milimi milimine iktida etmişlerdi. Onun için de hem onlar hem de onlardan sonrakiler, İki Cihan Serveri'nin dilinde şöyle ifade edilme bahtiyarlığına ermişlerdi. Evet, Allah Resûlü buyurur:
"İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek; insanlardan bir cemaat gaza edecekler ve kendilerine:
– "İçinizde Resûlullah'ı gören var mı?" denilecek. Onlar da:
– "Evet!" cevabını verecekler. Bunun üzerine kendilerine fetih müyesser kılınacak. Sonra insanlardan diğer bir cemaat gaza edecek, kendilerine:
– "İçinizde Resûlullah'a sahabelik etmiş bir kimseyi gören var mı?" denilecek,
– "Evet!" diyecekler, yine kendilerine fetih müyesser kılınacak. Sonra insanlardan bir cemaat daha gaza edecek ve kendilerine:
– "İçinizde Resûlullah'a sahabelik edenleri görenlere arkadaş olan var mı?" denilecek. Onlar da:
– "Evet!" cevabını verecekler; onlara da kale kapıları açılacak ve fetih müyesser olacaktır."[20]
Yine bir hadislerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem):
خَيْرُ النَّاسِ قَرْنِي ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ "İnsanların en hayırlısı benimle aynı çağı paylaşanlardır. Sonra onların peşinden gelenler, daha sonra da onların peşinden gelenlerdir."[21] buyurarak kendisine yakın olan devirlerin faziletine işaret etmektedir. Çünkü onlar, hayatlarını, duygularını, düşüncelerini Allah Resûlü'nün hayatına, duygusuna, düşüncesine benzetmede çok hassas davranıyorlardı. Aslında, Allah'ın (celle celâluhu) model ve misal olarak seçtiği bu insana benzemek gaye olmalıydı ve oldu da.
Evet, sahabe, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn hazerâtı, bu mevzuda hassaslardan çok daha hassastı. Ve onlar bu yönleriyle diğer asırlarda yaşayan insanlardan daha da hayırlıdırlar. Hz. Musa: "Kudsîlerin bayrakları ellerindedir."[22] diyordu. "Kudsîler" sözüyle Efendimiz'in ümmetini kastediyordu. Ve bu büyük bir tebcildi. Zayıf da olsa, bir hadiste de Allah Resûlü: عُلَمَاءُ أُمَّتِيِ كَأَنْبِياَءِ بَنِيِ إِسْرَائِيلَ "Benim ümmetimin ulemâsı, Benî İsrail'in peygamberleri gibidir." buyurmaktadır.[23] Evet, onlar Efendimiz'e iktidada öyle bir çizgiye ulaşmışlardı ki, onun az ötesinde nübüvvet sınırları başlıyordu.
İşte, kulluk kapısından girerken kapının sövelerini de söküp içeriye giren Ömer (radıyallâhu anh) bunun en çarpıcı örneğidir! O, Peygamber'i kendisine tam bir rehber ve önder olarak kabul etmiş, yaşadığı hayatı bütünüyle O'na benzetmiş; O'nun hayat tarzıyla bezenmiş eşsiz bir insandı. Roma'nın, Bizans'ın kapıları ona ardına kadar açılıp, ülkeler ve hükümdarlar kendisine bende olmayı kabul ederken dahi, onun hayat düzeninde zerre kadar değişiklik olmamıştı. Kudüs –ki, bugün mahzundur, mükedderdir, esirdir ve İslâm âleminin alnında siyah bir lekedir– onun devrinde fethedilmişti. Fiilen askerî hâkimiyet gerçekleştiği hâlde bir süre papazlar, şehrin anahtarlarını vermemekte diretir ve: "Aranızda, bu şehrin anahtarlarını teslim alacak şahsın şemâilini göremiyoruz, onun için de anahtarları veremiyoruz." derler...
Durum kendisine haber verilince, koca halife yola çıkar.. kendine ait devesi olmadığı için de Beytülmâl'den aldığı ödünç bir deveye, kölesiyle beraber nöbetleşe binerek ta Kudüs'e gider. Kaderin cilvesi, şehre girileceği zaman sıra köleye gelir.. halife deveden iner, kölenin bütün ısrarlarına rağmen onu deveye bindirir ve kendisi deveyi yederek şehre girer...
Manzarayı görenler, mumlar gibi erirler ve: "İşte kitaplarımızda şemâili zikredilen adam." der, anahtarları ona teslim ederler.
O büyük Ömer, ateşgede İranlının vurduğu hançer darbeleriyle yaralanmış ve koma hâlinde upuzun yatıyordu. Yediği-içtiği dışarıya çıkıyor; ne bir ses veriyor ne de seslere alâka duyuyordu. Hizmetçisi gelip, yemek veya su isteyip istemediğini sorunca, ya cevapsız bırakıyor ya da sadece gözleriyle "Hayır!" deyip geçiştiriyordu. Fakat "Ey mü'minlerin emiri, namaz!" denince, "Ha işte kalkıyorum. Namazı terk edenin İslâm'dan nasibi yoktur." deyip yaralarından kan aka aka namazını kılıyordu.[24]
Böyle yapıyordu; zira bütün bunları Efendisinden böyle görmüştü. O'na iktida ve ittiba edecek ve arkadan gelenlere de örnek olacaktı. Evet, peygamberin gönderiliş gayelerinden biri de ümmetine örnek olmaktı…
4. DÜNYA-UKBÂ MUVAZENESİNİ TEMİN
Peygamberler dünya ve ukbâ muvazenesini kurmak için gelmişlerdir.
Onların getirdiği muvazene ile insanoğlu ifrat ve tefritten kurtulacak ve istikameti bulacaktır. Evet, ne papazlar ve ruhbanlar gibi bütün bütün dünyayı terk edip manastırlara çekilme, ne de her şeyiyle dünyaya dalıp ona kul-köle olma değil; sürekli orta yolu bulma ve yaşama ki, bu da ancak vahyin aydınlık dünyasında elde edilebilecek bir mazhariyettir. Yoksa akıl ve vicdanla böyle bir denge kurulamaz; hele mücerret ilim asla insanı bu seviyeye yükseltemez.
Kur'ân-ı Kerim bu dengeyi şu şekilde anlatır:
وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللّٰهُ الدَّارَ اْلآخِرَةَ وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا وَأَحْسِنْ كَمَا أَحْسَنَ اللّٰهُ إِلَيْكَ وَلاَ تَبْغِ الْفَسَادَ فِي اْلأَرْضِ إِنَّ اللّٰهَ لاَ يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ "Allah'ın sana verdikleri ile ahiret yurdunun peşinde ol, dünyadan da nasibini unutma! Allah'ın sana ihsanda bulunduğu gibi sen de ihsanda bulun; yeryüzünde fesat peşinde olma. Şüphesiz ki Allah bozguncuları sevmez."[25]
Bu ilâhî dengenin bir tarafında, وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ "Rabbinin nimetlerini anlat da anlat."[26] hakikatinin anlattığı kefe, diğer tarafında da ثُمَّ لَتُسْأَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ "Sonra kasem olsun, o gün bütün nimetlerden hesaba çekileceksiniz."[27] âyetinin ikaz dolu ifadesiyle anlattığı kefe vardır. Ve işte muvazene bu ölçüler içinde korunacaktır!
Hz. Ebû Bekir, bütün servetini Allah için harcamış ve bitirmişti. Zira sıd*dî*kiyet bunu gerektiriyordu. Halifeliği döneminde kendisine bir bardak soğuk su verildi, içti ve ardından da hıçkıra hıçkıra ağladı. Hatta etrafındakileri de ağlattı. O ağlamayı kesti ama etrafındakiler hâlâ ağlıyorlardı.. ihtimal bir süre de onların ağlamalarına ağladı.. sonra yüzünü sildi ve kendine geldi. "Seni bu derece ağlatan neydi yâ Ebâ Bekir?" dediler. Cevap verdi:
"Bir gün Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile beraberken, eliyle bir şeyleri itiyor gibiydi. Ve sanki: 'Benden uzak dur, benden uzak dur!' diyordu. Sordum, yâ Resûlallah! Bir şeyleri uzaklaştırıyorsun ama ben kimseyi göremiyorum. Buyurdular ki: 'Dünya, içindeki bütün debdebesiyle karşımda temessül etti, bana kendini kabul ettirmek istedi; ben de ona (Benden uzak dur!) dedim. O da bir kıyıya çekilirken; 'Vallahi sen benden kurtulsan da, senden sonrakiler benim elimden kurtulamayacaklar.' dedi. İşte bu bir bardak su ile dünya bana kendini kabul ettirdi endişesiyle ağladım."[28]
Evet, o ve onun gibiler, her türlü ferah-feza hayat sürebilme imkânlarına rağmen, hep muvazene içinde bir hayat yaşamışlardı.. zira, Mukteda-yı Küll, Rehber-i Ekmel de öyle yaşamıştı.[29]
5. İTİRAZ KAPISINI KAPATMAK
Peygamberler insanların ahirette Cenâb-ı Hakk'a karşı herhangi bir itiraza hakları kalmasın diye gönderilmişlerdir.
Bir âyet bu hususu şöyle anlatır:
رُسُلاً مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَ لِئَلاَّ يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى اللّٰهِ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِ وَكَانَ اللّٰهُ عَزِيزاً حَكِيماً "Müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberler (gönderdik) ki insanların, peygamberlerden sonra Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah Azîz'dir, Hakîm'dir."[30]
Peygamberlerin dışındaki liderler, kitleleri sürekli inandıramamışlar, inandırmış olsalar bile, mesaj ve teklifleri lâhûtî destekten yoksun olduğu için, sundukları hiçbir mesaj, söyledikleri hiçbir söz ve sergiledikleri hiçbir davranışla beşerîliği aşamamış ve zamanla da çevreleri, hazan vurmuş yapraklar gibi dağılıp gitmiştir.
Hâlbuki peygamberlerin liderlikleri böyle değildir. Daha önce de söylediğimiz gibi, onlar, ısmarlama insanlardır. Onlar ta rahm-i mâderde peygamberdirler. Yaşayışları bir mûsıkî, konuşmaları da âdeta bir şiir gibi âhenklidir. Onlar konuşurken, varlık, bütünüyle kulak kesilir ve onları dinler. Evet, onların gelişleriyle nice hâdiseler seyirlerini değiştirir ve nice gönüller onlara tâbi olur. Kâinatta câri kanunlar, bazen onlar hatırına işlemez olur, bazen de onların isteği ile mecra değiştirirler...
Nebiler Sultanı'na bir kere bakıverin! Taş, ağaç, toprak ve çeşit çeşit hayvanlar, her biri âdeta kendi nev'i hesabına O'nunla münasebete geçmiş ve O'nun nübüvvetini tasdik ediyor gibi bir durum sergilemiş. Bûsîrî'nin de dediği gibi جَاءَتْ لِدَعْوَتِهِ اْلأَشْجَارُ سَاجِدَةً "Ağaç O'na koşarak geliyor ve lisan-ı mahsusuyla; Sen, Allah'ın Resûlü'sün." diyordu.[31]
Çünkü eşya O'nun gelişiyle mânâ kazanmış ve varlık kaos olmaktan çıkmıştı.. O, Kur'ân'ın diliyle "O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, ama siz onların tesbihini anlamazsınız."[32] diyor ve âdeta her varlığa can ve hayat üflüyordu.
Bizler öğrendiğimiz her şeyi O'ndan öğrendik ve eşya O'nunla hikmet tahtına oturdu.[33] Tabiî bu arada insan da, abes ve başıboş olmadığının idrakine vardı.[34]
Her peygamber insanları inandırmak ve inanmayanların da bahanelerine meydan vermemek için bir kısım mucizelerle gelmiştir. Efendiler Efendisi ise, bütün peygamberlere ait mucizelerin hepsini getirmiş ve mukteda-yı küll olduğunu göstermiştir.
Evet, her ümmet kendi peygamberine ait nice mucizeleri ya bizzat gördü veya dinledi. Bizler de, Allah Resûlü'ne ait binlerce mucize dinledik. Ve Kur'ân gibi ebedî bir mucizeyi de her zaman görmekteyiz. Artık bundan böyle kimsenin itiraza hakkı yoktur. Allah (celle celâluhu), inanmamızı istediği hakikatleri her zaman desteklediği peygamberiyle gayet açık ve vâzıh bir şekilde gözler önüne sermiştir. Zaten bu da, onların gönderiliş gayelerinden biridir. Ayrıca önemli bir nokta da şudur: Cenâb-ı Hak, "Biz peygamber göndermedikçe azap edici değiliz."[35] mânâsına وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولاً buyurmaktadır. Demek ki peygamberler gönderildiği için mizan ve terazi kurulacak ve kimsenin mazeretine bakılmadan herkesin hesabı sorulacaktır.
Alıntı ile Cevapla

Cevapla

Bookmarks

Etiketler
amaclari, gonderilis, peygamberlerin


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık




Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.


Destek Verilenler:Kısmet Açma Duası,Medyum Olcay,Ayırma Büyüsü,Büyü Yaptırmak İstiyorum,Soğutma Büyüsü,Bağlama Büyüsü
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153